www.kriminoloji.com

 

 

CEZA ADALET SİSTEMİNİN ETKİNLİĞİ

 (ARAŞTIRMA)

 

 

Ord.Prof.Dr. Sulhi DÖNMEZER

Prof.Dr. Feridun YENİSEY**

© www.kriminoloji.com 2002

 

 

 

 

BİRİNCİ KISIM*

 

BİRİNCİ BÖLÜM

GENEL KAVRAMLAR

 

Giriş

1. “Adalet Reformu”, deyimi bir süreden beri Türkiye’nin gündemindeki bazı problemleri ifade etmek üzere kullanılıyor: Basın ve TV’de, siyasî çevrelerde, insan hakları sunucuları rolünü üstlenmiş bulunanlar arasında, sık sık, adalet reformundan sözedilmektedir. Ancak çeşitli çevrelerin adalet reformundan anladıkları birbirinden farklıdır; bir kısım çevrelere göre adalet reformunun amacı, hürriyetleri gereksiz kıstığını iddia ettikleri kanunların değiştirilmesidir. Diğer bir kısım çevreler ise adalet reformunu gerektiren temel neden olarak, işlenen suçlardan bir kısmının faillerinin bulunamamış olmasını, suç faillerini, suçların delil ve eserlerini tespit için kollukça yapıldığını iddia ettikleri kötü muameleleri öne sürmektedirler. Nihayet diğer bir kısım çevrelere göre ise adalet reformu, adalet mekanizmasının ve özellikle ceza adalet sisteminin etkin biçimde işlemesini sağlayacak bütün tedbirlerin alınması, yasama ve yürütmenin bu hususta gerekli bütün işlemleri gerçekleştirmeleridir.

Bizim görüşümüz ise özetle ve şu suretle açıklanabilir:

Çekişmeleri çözüme ulaştırma, böylece barışı sağlama bakımından toplum içinde işlemekte olan işlevsel (fonksiyonel) sisteminin şeklî (resmî) kısmını adalet sistemi oluşturur. Hukuk devletinde veya hukukun üstünlüğünü esas alan devlet sisteminde bu işleve yargı denilir. Demokratik düzen, yargılamanın belirli ilkelere göre yapılanmasını ve işlevini yerine getirmesini zorunlu kılar.

Ancak yargılama, hangi ilkelere dayalı olarak yürütülürse yürütülsün, toplum hayatında mutlaka yerine getirilmesi zorunlu bir işlevdir. Bu işlevin yerine getirilmesini sağlayan sisteme genel olarak adalet sistemi denilir. Bu sistem kendi içerisinde de bir takım alt sistemlere bölünmektedir. Bunlardan birisi ceza adalet sistemidir. “Devletin, adaletin tevziine bu derecede zaman harcamasının, çaba göstermesinin sebebi ülkede barış ve sükûnu sağlamak, sürdürmektir. Değişik ülkelerde geçerli, rasyonel olarak çalışan ve işlevlerini yerine getiren ceza adalet sistemlerinin (CAS) ortak genel hedefi sosyal istikrar ve adaleti korumakla birlikte bireylerin haklarına da saygıyı sağlamaktır.

Adaleti sağlamak temel hedeftir; idealdir. Böyle olunca “Adalet reformu” sözcükleri, maksadı ifade etmemektedir; çünkü adaletin kendisi reforma tabi tutulamaz, ebedî ve ezelidir. Ancak gerçek bir adalete ulaşmak üzere tutulmuş yollar, etkili değilse, hatta sakıncalı ise işte o yolların reforma tâbi tutulması gerektiği söylenebilir. Adalete ulaşmak üzere uygulanan normlar (kanunlar, bütünü ile mevzuat, içtihatlar) yetersiz ise, sakat ise, çağa göre geri kalmış ise “Hukuk reformu”ndan sözetmek gerekir. Sistemi işleten mekanizma (Ceza adaleti bakımından kolluk, savcılık, hâkimler, avukatlar, Yargıtay) gerekli vasıfları taşımıyorlarsa, sistemi işletmek bakımından bir islah yorumu mevcut ise o zaman da “yargı reformu”ndan sözedilmelidir. Ancak her iki reformda da, her iki yanı ilgilendiren işlemlerin birlikte yapılması gerektiği ayrıca bir gerçektir.

Araştırmamızın temel konusu, ceza adalet sisteminin (CAS) etkinliğidir. Amaç, sözkonusu sistemin Türkiye’de ne derecede etkin olarak çalışmakta bulunduğuna ilişkin bir kısım sonuçları saptamaktır. Her şeyden önce ceza adalet sistemini tanımlayalım, etkinlik kavramından neyin anlaşılması gerektiğini açıklamaya çalışalım.

 

Ceza adalet sistemi ve işlevleri

2. Uygar dünya ülkelerinde suç teşkil eden kanun ihlâllerini aydınlatmak yani suçların faillerini saptamak, delil, eser, iz ve emareleri toplayarak takip makamlarına sunmak, kendilerine sunulan bilgilere ve ayrıca kendisinin toplayabileceği diğer delillere göre yargı otoritesine sanıkları sevk etmek, gönderilen işleri hukuk kurallarına göre çözüme ulaştırmak, böylece verilen hükümleri hukuka uygunlukları yönünden inceleyerek nihaî çözümü belirlemek, hükmü kesinleştirmek, kesinleşen hükümlerin içerdiği yaptırımları yerine getirmek, infaz etmekle görevli otoritelerden oluşmuş ve her aşamada müdafaaya yer veren resmî örgütlenmelerin meydana getirdiği sisteme, ceza adalet sistemi denilmektedir.

Tanımından anlaşılacağı üzere yukarıda belirtilen süreç içerisinde, ayrı aşamalarda, belirli ve kendisine özgü yetkiler kullanan otoriteler yer almaktadır. İşlevsel bakımdan bu otoriteler belirli tipte kararlar almak yetkisine sahiptirler. Bu fonksiyonlar ve fonksiyonlarla ilgili kararlar beş kısma ayrılmaktadır:

a) Kolluğun araştırma işlevi: İşlenen fiillerden suç olarak nitelendirileceklere ilişkin kararları vermek, bunların faillerini bulmak ve adı geçenleri adalete bildirip tevdi etmek üzere, yeterli ve gerekli eser, iz, emareleri ve delilleri toplamaktır. Bu işleve tahkikat, araştırma da denilebilir.

b) Takip veya itham, iddia işlevi: Failler hakkında takibat yapıp yapmamak hususunda karar vermeyi veya olayı mahkemeye sevk edip etmemeyi, bu hususta karar verme yetkisini içerir.

c) Savunma işlevi: Özellikle kovuşturma (son soruşturma) aşamasında iddia kadar güçlü ve eşit yetkilerle donatılmış hazırlık aşamasında ise iddiaya nazaran kısıtlı bir müdafaa işlevi, maddî gerçeğin ortaya çıkartılması için en önemli etmenlerden biridir. Bu işlev CAS’nin işlemesinde, bütün aşamalarda, hatta infaz aşamasında da yerine getirilir ve etkin olmalıdır. Aşağıda değinilecek “dürüst yargılama” ilkesi, ancak bu koşul ile hayata geçirilebilir.

d) Yargılama, hüküm verme işlevi: Sanığın sorumlu olup olmadığı hususunda karar vermek ve buna nazaran yaptırımı belirlemek görevini içermektedir.

e) Verilen karar ve hükümleri denetleme, hataları düzeltme işlevi: İtiraz, istinaf ve temyiz yolları ile yerine getirilmektedir.

f) İnfaz işlevi: Hükmolunan yaptırımı infaz etmek, yerine getirmek görev ve yetkisini içerir.

Çağdaş uygar ülkelerde bu işlevler esasta sırasıyla kolluk (polis, jandarma), savcılık, sorgu hâkimliği, takibat müdürlükleri, mahkemeler, kanun yolları ve infaz kurumları tarafından yerine getirilmektedir. Ancak işlevlerin bir kısmı değişik otoriteler tarafından da yerine getirilebilmektedir. Sözgelimi Türkiye’de özel kolluk kuruluşları vardır; bazı ülkelerde savcılık işlevi kısmen de olsa, polis tarafından, Türkiye’de, üniversite mensuplarının görevlerine bağlı suçlarında olduğu gibi, bazı idarî kuruluş ve merciler tarafından da icra edilmektedir. Bazı ülkelerde, polis, vehamet arzetmeyen bir kısım suçları doğrudan doğruya mahkemeye sevk edebilmektedir. Hüküm verme fonksiyonu da bazı ülkelerde, az vahim suçlarda polis veya savcılık tarafından yerine getirilmektedir. Bizde ön ödeme uygulamasında olduğu gibi.

Görülüyor ki, CAS örgütlenme şekli itibariyle bütün ülkelerde hemen hemen aynı olmakla beraber örgüt kısımlarının yetkileri bakımından farklılıklar göstermektedir.

    

3. Böylece belirlediğimiz CAS’i bir nevi enterkonnekte kararlar şebekesidir: Sistem içinde kişilerin bir statüden diğerine geçişi, değişik aşamalarda verilen kararlarla gerçekleştirilmektedir. Bu kararlar ve geçiş maddî ve biçimsel rasyonellik içinde cereyan etmelidir. Kanunların meydana getirilişinde olduğu gibi kanunun uygulanmasında yâni yukarıda açıklanan sistemin işleyişinde rasyonellik esastır. Bunun anlamı şudur ki, rasyonel CAS resmen, yasal kavramlar yanında hukuki temel ilkeleri ve mantığı da kullanır.

CAS’nin yetkilere dayalı kararlar verdiğinden söz etmiştik; anlamı şudur: Sistemde bir aşamada verilen kararlar diğer aşamada verilenleri etkilemektedir. Bu nedenle sisteme enterkonnekte bir şebeke diyoruz. Sistemin rasyonelliği, kararların da rasyonel olmasını gerektirir. Rasyonel karar kavramı, kararın mevcut bilgilere dayalı olmasını ve belirli hedeflere en yüksek derecede ulaşılmasını, bu olasılığı ifade etmektedir.

    

CAS’nin rasyonelliğini belirlemek hususunda ölçütler:

4. CAS’nin rasyonelliğini belirlemek hususunda üç ölçüt vardır: faydalılık, etkinlik ve meşruluk.

Değişik ülkelerde geçerli sistemler, soyut düzeyde demokrasi, kanun önünde eşitlik ve insancıllık ilkelerini esas almaktadır. Rasyonelliğin gereği olan etkinlik, bu temel ilkeleri ve ayrıca belirli güvenceleri ihlal etmemelidir. Bu esas temel çerçevesinde rasyonellik, CAS’nin beş alanında faydalı bir şekilde uygulanabilir. Bu alanlar suç haline getirilecek fiillerin derecesi ve genişliği, usul kuralları, yaptırımlar sistemi, sistemin idaresi (management) ve mağdura ilgidir.

 

Sistemin Etkinliği

5. CAS’nin etkinliği, çalışmada rasyonellik ve sistemin, yukarıda değinilen rasyonellik ölçütlerine uygun olarak işlemesi, yüksek nitelikli (kaliteli) bir adaletin gerçekleştirmesi demektir. Bunun için ise sistemin, işlenen suçların müeyyide ile karşılanmasını sağlaması, bu karşılamanın muhakkak, kesin, eşitliğe uygun, kararlı olması ve sistemin en başta, dürüst yargılama esaslarına göre işlemesi demektir. Dürüst yargılama (Milletlerarası hak bildiri ve sözleşmelerinde yer alan insan haklarına ve bu husustaki içtihatlara, ilkelere uyulmalıdır) ve her şeyden önce adalet makul süre içerisinde yerine getirilmeli, nihaî hükme varmalıdır. Süratle çalışan bir CAS’i adalete, hiç şüphesiz, büyük katkıda bulunmaktadır.

CAS’nin etkinliğini en üst düzeyde sağlamak için yukarıda belirtilen dört nitelik optimal düzeyde elde edilmelidir. Suç işlendikten sonra yakalanma ve yaptırıma konu olma ihtimali yüksek derecede bulunmalı, sistem her şeyden önce bunu sağlamalıdır.

Yaptığımız araştırmanın temel amacı, Türkiye’de işleyen CAS’ini bu etkinlik ölçütleri bakımından gözden geçirmek, tespitler yapmak ve çareler göstermektir.

CAS’nin yüksek nitelikli, kaliteli bir adaleti gerçekleştirmiş sayılması için taşıması gerekli özelliklerin, rasyonelliğin sonuçları olduğunu söylemek de mümkündür. Yukarıda açıklandığı üzere ceza adaleti müdahelelerinin niteliğini sağlayan çok önemli bir unsur, sistemin olayları çözüme oluşturmasının makul süreyi aşmayacak derecede süratli olmasıdır. Sistem bütünüyle, kendisine gelen vakayı, suçu böyle bir süre içerisinde sonuca bağlamalıdır.

Sistemin etkinliğini ölçme bakımından caydırıcı olması da önemli bir özellik teşkil eder. Sistemlerin hem caydırıcı etki yapmasını ve hem de insan hak ve hürriyetlerine saygılı olmasını sağlamak, dürüst yargılama ilkesine tam riayet edilmesi, uyulması ile mümkündür. CAS’nin işleyişinde muhakkaklık, kesinlik ve dürüstlük ilkesine uygunluk konuları Amerika’da ve Avrupa’da kriminolojik araştırmalara konu teşkil ettiği halde, sistemin kendisinin işleyişinde (İşletmecilik anlamında) sürat konuları ancak yeni tarihlerde araştırma konusu oluyor. Bu bakımdan tarafımızdan gerçekleştirilen araştırma Avrupa ülkelerinde de öncülerden bir sayılabilir.

Sistemin işleyişinde sürat konusunu üçüncü bölümde ayrıca inceleyeceğiz.

6. Araştırmamıza dayalı olarak Türk CAS’inin niteliğini belirlemeden önce, Avrupa ülkelerinde CAS’lerinin ne suretle işlemekte bulunduğuna dair bir özeti sunmak istiyoruz. Birleşmiş Milletler 1975 - 1980 döneminde suç trendlerini, ceza adalet sistemlerinin işleyişini, suç önleme stratejilerini tespit etmek üzere devletler arasında bir araştırma yapmıştır. Bu arada Avrupa bölgesine dahil CAS’leri ayrıca ele alınmıştır. Elde edilen verileri temel almak üzere HEUNİ tarafından bir rapor hazırlanmıştır.

Rapor, sistemlerin temel karekteristiklerini belirtmekte ve bir de amprik bazda sistemlerin nasıl çalıştığını belirtmek üzere istatistik veriler üzerinde yorumlarda bulunmaktadır. Avrupa ülkelerindeki sistemin temel özelliğini belirtmek üzere esas alınan diyagram EK 1 ele alınarak gerekli açıklamalar aşağıda yapılmıştır. Bu kısmın mukayeseli bir araştırma niteliği taşıdığını söyleyebiliriz.

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

AVRUPA ÜLKELERİNDE

CEZA ADALET SİSTEMLERİNİN

TEMEL ÖZELLİKLERİ

 

Sisteme Fiillerin Girişi veya Sistem Dışında Kalışı

7. Sistemin işleyişini açıklama bakımından sisteme giren veya belirli sebeplerle sistem dışında kalan fiilleri belirlemek gerekir.

Ek1 olarak sunduğumuz diyagram1 olayların yani fiillerin ceza adalet sistemi içerisindeki geçişlerini göstermek üzere meydana getirilmiştir. Ayrıca bu diyagram bazı olayların sisteme girip girmediklerini de belirlemektedir. Olayların, fiillerin önemli bir kısmı ya sisteme hiçbir zaman girmemekte veya sistem dışına kanalize edilmektedir.

Diyagramın (a), kısmında gösterildiği üzere suç teşkil eden olayların bir kısmı sisteme hiçbir zaman girmemekte, bilinmemekte veya ilgililerce suç olarak yorumlanmamakta yahut suça hedef olanlar veya başkaları suçu ihbar etmemektedirler. Bu gibi hallerde olay, çok kere, resmiyet dışı olarak çözülebilmektedir.

    

8. Diyagramın (b) kısmında suçların, polise veya otoritelere bildirilmiş olanları dışında büyük bir kısmının ihbar edilmediği gösterilmiştir. Viktimizasyon araştırmaları bunların ne kadar yüksek miktarlara ulaştığını ve artık istatistik bakımdan normal sayılır hale geldiklerini gösteriyor. Özellikle vergi kaçırmak ve tehlikeli araç kullanmak gibi mağdursuz suçlarda, ferden suçta mağdur hale gelmiş bulunanlar mevcut olmadığından ihbar çok aşağı miktarlarda kalmaktadır.

Açıklanan sebeplerle devletin malî nitelikte yararlarını ihlâl eden suçlar çok nadir olarak özel kişiler tarafından ihbar edilir: sözkonusu suçların meydana çıkarılması için gözlem ve soruşturmanın ayrıca ve özel biçimde örgütlendirilmesine ihtiyaç vardır. Avrupa araştırmalarına göre ihbar bakımından kesin olan etmenler mağdurun suçu değerlendirişi ve ihbarda bulunmanın masrafı ve faydalarıdır.

Diyagramın diğer kısmında ihbar edilmemiş olan fiiller yer alıyor. Bu fiiller, elbetteki, kolluk tarafından kayda alınmamakta, istatistiklere geçirilmemektedir. Polisçe kayda alınmış, tescil edilmiş suçlar çok çeşitli haber kaynaklarından veya doğrudan doğruya polis tarafından tespit edilmektedir. Bu alanda yapılmış araştırmalar kişilere karşı işlenen suçların %90’nının, onlar tarafından ihbar edildiğini gösteriyor. Buna karşılık, ekonomik suçların ve uyuşturucu madde suçlarının meydana çıkarılması, proaktif polis stratejilerine ve taktiklerinin etkinliğine bağlıdır.

İhbar edilen fiillerin veya olayların suç olarak işleme tabi kılınması veya suç sayılmaması, suç sayılsa da konunun resmen veya resmiyet dışı çözüme ulaştırılması hususunda kolluk uygulamaları bakımından ülkeler değişik politikalar izlemektedirler yani kolluğun bu husustaki takdiri değişik derecelerdedir. Ama her ülkede aşağı veya yukarı derecelerde olsa da kolluk, bir taktir yetkisi kullanmaktadır. Bu yetki bazen hukukî olmakta ve çok kere fiilî nitelik görüntülemektedir.

    

9. Diyagramın (d) kısmına gelince: bu kısımda olayı aydınlatma oranı, ikinci Birleşmiş Milletler araştırmasındaki tarife göre polis veya başka bir otorite tarafından bir yıl içinde tespit edilmiş veya belirli sanıklara veya şüphelilere atfedilmiş olan fiillere ilişkindir; hem fiil tespit edilmiş ve hem de fail belirlenmiş olacaktır. İnterpol ise şu tarifi vermiştir: Polis tarafından aydınlatılmış olaylar sayısının polisce bilinen olaylara göre yüzdesi aydınlatma oranını teşkil eder. Dikkat edilmelidir ki, işlenen suçların türü olayın aydınlanması bakımından da etkin oluyor.

         

10. Diyagramın (e) kısmına gelince: başarılı kolluk araştırması suçu işleyen kişinin meydana çıkarılmasını sağlar. Müessir fiil, trafik ve benzeri suçların ve vergi kaçakçılığı suçlarının failleri suçu işledikleri sırada belirlenirler. Diğer hallerde ise suç başta polisin araştırma yapmak hususundaki becerisi gelmek üzere, arama, kişilerden bilgi alma, suçun mağdurları veya suça tanık olanlar tarafından bildirilir. Polisin yararlandığı diğer bir takım kaynaklar da vardır: Karmaşık olaylarda soruşturma çok uzun bir süreçin neticesi olabilir: Bir suçun işlendiğinden haberdar olan polis, potansiyel şüphelilerin bir listesini yapacak ve bunun içeriği soruşturma süresince azalacak veya çoğalacaktır. Listeye dahil kişilerin ifadeleri tanık veya polise bazı bilgiler verebilecek kimseler olarak alınacaktır. Bunlardan ancak az bir kısmına hazırlık soruşturmasının kendileri aleyhine yürütüldüğü bildirilecektir.

    

11. Diyagramın (f) kısmına gelince: zan altında bulunan, bir suç işlediği için takip ve itham edilen kişiler hakkında, takip sırasında alınacak çeşitli türden kararlar vardır. Bunlar arasında iki kategori özellikle anlamlıdır:

Birinci kategori kararlar, kişinin suçluluğu hakkında henüz bir sonuca ulaşılmadan alınmış olanlardır.

İkinci neviden olanlar ise, usul işlemlerinin konusu olan kişileri, suçların olası failleri olarak usulün bir aşamasından diğerine veya sistemlere nakleden veya olayı nihaî olarak kapatan kararlardır:

Birinci kategori kararlar arasında en önemlisi tutukluluktur. Bu karara, ekseriya polis tarafından gözaltı edilme dönemi ön gelmektedir. Avrupa ülkeleri arasında gözaltı edilmenin azamî süresi ve bu emri verecek otoriteler bakımından kayıt ve koşullar vardır. Bazı ülkelerde bu süre 24 veya 48 saattir. Diğer bazı ülkelerde ise çok daha fazla olabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu sürenin adlî bir otoritenin kendisinin şüpheliyi görerek alacağı bir kararla dört günü aşan bir süre de olabileceğini kabul etmiş bulunmaktadır.

Sürenin sonunda şüpheli serbest bırakılmalı veya yetkili otorite tarafından tutuklanmalıdır. Bu otorite sistemlere göre savcı, soruşturmayı yapan hâkim veya mahkeme olabilmektedir. Tutukluğun sebepleri, süresi bakımlarından ve diğer çeşitli yönlerden ülkeler arasında yine farklar vardır.

Tutuklu bulunan kişilerin, hapis cezası çekenlere göre oranı ülkelere göre değişiktir. 1 Şubat 1984 itibariyle Türkiye’de hapis cezasını çekmekte bulunan 76.258 kişi vardı. Bu oran bütün Avrupa ülkelerinin en yükseği idi; tutuklu oranı ise %40,8 idi. İtalya’da oran %73,9 idi. Fransa’da ise %51,9 olmuştur.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ikinci kategori kararlar, şüphelinin statüsünü değiştiren işlemlerdir: Bu kararlardan bazıları suçlara nispetle alınır ve sanığı etkiler; sanık aleyhine bazı ithamları düşürür veya bunların yerine başka ithamları ikame eder. Diğer bazı kararlar ise sanığı daha derin tarzda etkilemektedir. İlk olarak, failin suçu işlemediğinin veya suçun işlenmediğinin anlaşılması üzerine usul işlemleri bütünüyle düşürülebilir veya sanığı itham için yeterli delil olmayabilir. İkinci olarak kişi fail değil ve fakat yardıma muhtaç bir kimse olarak tavsif edilmiş bulunabilir. (Akıl hastalığı, uyuşturucu iptilâsı, alkol bağımlılığı içinde bulunan kimseler gibi.) Böylece kişi, CAS’inden tıbbî, eğitimsel, sosyal yardım gibi sistemlere gönderilmiş olabilir. Fail, CAS içinde de kalabilir ve fakat aleyhindeki usul işlemleri ertelenmiş olabilir. Bu aşamada da hükümden önce diğer bir takım işlemler polis veya savcı tarafından emrolunabilir.

 

12. Diyagramın (g) kısmına gelince: Bu aşama bir dosyayı kapatmak üzere otoriteler tarafından alınan nihaî kararları ve özellikle hükmolunacak yaptırımın seçimini içermektedir.

Avrupa da geçerli CAS’leri, değişik kanun uygulama otoritelerine veya adlî otoriteye tanınan yaptırıma hükmetme yetkileri itibariyle birbirinden çok farklıdırlar: Dosyaya nihaî kapatacak karar, usulün daha doğrusu CAS’inin çeşitli aşamalarında, (meselâ İngiltere’de polisin işi tevbih ile bitirmesinden mahkemece verilen hapis cezasına kadar) verilebilmektedir. Polis bazı ülkelerde değişik seçenekleri kullanarak bir suç olayını resmen veya resmiyet dışı sonuçlandırabilmektedir.

Belçika, Fransa ve Hollanda’da önödeme (veya pazarlık), resmî, şeklî ceza adaleti uygulamalarına bir seçenek olarak, geniş şekilde kabul edilmiştir ve uygulamada en geniş ölçüde olarak trafik suçlarında, beyaz yaka suçlarında kullanılmaktadır. Hatta cünha derecesindeki suçlarda da önödeme sözkonusudur. Oysa yeni TCK tasarısının önödemeyi genişletmesi, bazı çevrelerde tepki ile karşılanmıştır.

Yasallık sistemini (Savcının dava açmasının mecburiliği) uygulayan ülkelerde kolluğun müeyyide uygulama yeteneği azdır. Ancak örneğin, Federal Alman Cumhuriyetinde, 1970’lerden itibaren küçük trafik suçları dekriminalize edilmiş ve o tarihten itibaren Ordnungswidrigkeiten’ler uygulanmaya başlanmıştır; polis trafik suçlularına (Verwarnungsgeld) adı verilen ödeme emirlerini göndermekte ve bunların miktarları 40 marka kadar çıkmaktadır. Daha ağır fiiller idarî trafik otoritelerine gönderilmektedir. Bunların bin marka kadar ceza vermek yetkileri vardır. Ayrıca sürücü ehliyetini bir aydan üç aya kadar iptal edebilirler. Tipik olaylar, kırmızı ışıkta geçmek, alkolün etkisi altında araç kullanmak, tehlikeli araç kullanmak, hız sınırlarını aşmak ve benzeri hallerdir.

İsveç ve Fillandiya’da da yasallık sistemine sıkı bir şekilde riayet olunduğu halde bazı durumlarda polisin sabit bir para ödenmesi suretiyle bir kısım hafif suçların dosyalarını kapatması kabul edilmektedir. Ancak bu gibi hallerde sanık olayı mahkemeye göndermek olanağına da sahiptir.

Bazı ülkelerde, meselâ Finlandiya’da, polis amirleri savcı olarak hizmet verebilmektedirler. İngiltere’de de savcılık işlevi, kamu takipçisi direktörü tarafından yürütülüyordu; ancak bu ülkede de adlîyenin bir parçası olarak ayrı bir savcılık makamı yeni kabul edilmiştir. İngiltere’de, uzun süre savcılık makamı mevcut bulunmamış, suçtan dolayı takibat herkes tarafından yapılabilmiş, polis de birey sıfatiyle takibatta bulunmuştur. Bu sistem yetersiz görülünce 1879 da bir takibat müdürlüğü ihdas edilmiştir. 1979 da Kıralî ceza Usulü Komisyonu, Polis tarafından açılacak dosyaları kabul edecek bir savcılık makamını önermiştir. Savcılık polisten gelen dosyaları inceleyecek ve zayıf görünen iddia ve ithamları ayıklayacak idi. Böylece oldukça düzgün bir Kanun 1985 yılında yürürlüğe konuldu ve 1985’ de bir kanun ile Kıralî Takibat Servisi oluşturuldu.

 

13. Diyagramın (f) kısmı: Avrupa ülkelerinde iş savcılığa geldiğinde bu makamın karar vermek hususunda daha geniş seçenekleri vardır; yetki, özellikle maksada uygunluk sisteminin uygulandığı ülkelerde geniştir. Ön ödeme uygulaması kural haline gelmiş gibidir.

İsveç’de, hafif suçlarda, olayın karmaşık olmaması, yüksek kamu yararı bulunması, şüphelinin sorumluğunun aşikâr olması gibi hallerde para cezasına hükmedilebilmektedir. Trafik suçlarında ve hafif suçlarda bu uygulamaya başvurulmaktadır.

Federal Almanya’da 1975’den beri savcı, yasallık ilkesine rağmen, sanığı bazı koşullara tâbi tutmak suretiyle dosyayı kapatma kararı alabilmektedir. Bu şartlar arasında bazan binlerce marka kadar yükselen para cezaları vardır. (Keza kamu için yararlı hizmet vermek ve başka hayır işlerinde çalışmak, evlilik dışı çocuklara nafaka ödemek gibi.) Bu seçenekler  özellikle trafik suçlarında uygulanmaktadır.

 

14. Mahkemelere gelince: Ülkelerin kabul etmiş bulundukları adlî sistemlere göre, bazen muhakeme, mahkeme benzerleri olarak adlandırılabilecek kurumlarca da yerine getirilmektedir. Hafif suçlarda uzlaştırmacılara da yer verilebilmektedir. Özellikle şahsî ilişkilerden kaynaklanan komşuluk ihtilâfları sonucu hakaret, müessir fiiller gibi. Ülkeler bazan, aynı hedefe ulaşmak üzere, değişik, birbirine benzemeyen normlar veya uygulama biçimleri kullanmakta ve böylece CAS’ ni boşaltmaya çalışmaktadırlar. Mesela Fransa’da savcılık failin kusurunun çok küçük ve meydana gelen zararın da çok önemsiz olduğu hallerde, fiilen dava açmamaktadır. Rusya’da bu gibi hallerde fiilin suç teşkil etmeyeceği hususunda Kanunun 79. maddesinde hüküm vardır.

Bu bakımdan sosyalist ülkelerde arkadaş mahkemeleri vardı. Federal Alman Cumhuriyetinde (Schiedsmann) mahkemede mağdur, özel bir savcı gibi suçluyu itham etme imkânına sahiptir.

İş mahkemeye geldiğinde de bazı ülkelerde pazarlık suretiyle (bargaining justice) ihtilâf çözüme ulaştırılmaktadır.

Duruşmaya başlandıktan sonra da seçenekler, genel olarak, sınırlıdır. Ancak bu ileri aşamada bile resmen, şeklen hüküm vermekten sakınılabilmektedir. Özellikle takdire yer veren ülkelerde durum böyledir. Yasallık ilkesini uygulayan ülkelerde bile belirli bir takım istisnalar kabul edilmiştir.

Böylece Avrupa ülkelerinde uygulanan ceza adalet sistemlerinin nasıl işlediği hususunda bir özet vermiş bulunuyoruz.

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

CEZA ADALET SİSTEMİNİN HIZLI

ÇALIŞMASI, GENEL ESASLAR

 

Giriş

15. Yukarıdaki bahislerde ceza adalet sisteminin etkinliği ve dolayısıyla niteliği (kalitesi) üzerindeki unsurlara ve ölçütlere değinilmiştir. Suç karşılığı yaptırımın muhakkaklığı, kesinliği, sistemin, işleyişinde dürüstlüğün, genel ve özel caydırma hususundaki etkilerini keşfetmek üzere, özellikle Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde bir hayli araştırma yapıldığı halde, hızlı çalışmanın etkisine ilişkin olarak ancak yakın zamanlarda bazı incelemelere girişilmiş ve meselâ süratli yargılama ile yaptırımların etkinliği arasındaki ilişkinin tespitine çalışılmıştır. Bu araştırmalar, özellikle, sistemin işleyişindeki gecikmelerin nedenlerinin saptanmasına yönelik olmuştur.

Sosyal bilimcilerin bu konuya ilgisi ise çok yenidir. Gecikmeyi giderecek tedbirler, usul kuralları üzerinde ise Avrupa çapında araştırmalar çok sayıdadır.

    

Gecikmenin sakıncaları

16. Ceza adaletinin vasfı bakımından hızlı yargılama, süratle yani makûl süre içerisinde olayı çözüme ulaştırma büyük önem taşır. Geciken adaletin bireysel, toplumsal etkileri, masrafları ötedenberi vurgulanmaktadır. Buna karşılık ceza adaletinin yerine getirilmesinde gecikmenin gerçekten bir problem teşkil etmediği hususunda görüşler de vardır: Gecikmenin CAS’inin değişik basamaklarında karar verecek olanlara daha fazla düşünme imkanı sağlayacağı, böylece kararların daha isabetli ve nitelikli ve bazı hallerde sanık bakımından faydalı olacağı, gecikmenin zaman aşımının gerçekleşmesine sebebiyet verebileceği, sanığın savunma haklarına saygı göstermenin zorunlu olarak gecikmeyi sonuçlayabileceği öne sürülmüştür.

Aslında gecikmenin değerlendirilmesi hususunda öne sürülen görüşler, kişilerin kendilerine özgü ceza felsefesi ile de ilgilidir.

Hiç kuşku yoktur ki, fail, suçu işleyip işlememek arasında seçimini yapar ve karar verirken ceza adaleti müdahalelerini önemli bir etmen olarak gözönünde bulundurur. Geciken hükümler, ceza adalet sistemine olan güveni azaltacak, ülkemizde misallerine rastlandığı üzere, adaletin yerine getirilmesini bizzat suç mağdurları veya yandaşları sağlamaya çalışacaklardır. Zira, halk olsun, suçu işlediği iddia olunan şüpheli, sanık veya mağdur olsun, kendilerini bir yanından ilgilendiren suç olayının süratle neticelendirilmesini istemek hakkına sahiptirler. Özellikle sanığın dürüst ve süratli yargılanma hakkı vardır. Bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde belirtiliyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin muhtelif kararları ile de vurgulanıyor. Gecikme, masumun üzerine atılan iddiadan, ithamdan kurtulmasını geciktiriyor ve ızdırabının sürüp gitmesine neden oluyor; Sorumlunun cezasının yani yaptırımın uygulanmasının tâalikine sebebiyet veriyor. Böylece cezanın genel ve özel caydırıcı etkisi yok olmakta “geciken adalet, reddedilen adalet” “justice delayed, justice denied”. Fransızca’da da “justice relative, justice fautive” denilmektedir. Gecikme ceza adalet sisteminin itibarını, güvenirliliğini de tahrip etmektedir; takibat sulanmakta, tanık ve mağdurlar bıkmakta, ilgi kaybolmakta ve dolayısıyla zaman içinde insanlar, adaletin yerine getirilmesi için sistemle işbirliği yapmaktan, çeşitli vesileler uydurarak, kaçınmaktadırlar. Gecikme ayrıca tehlikeli suçluların serbest kalarak yeni suçlar işlemelerine neden olmakta şüpheli veya sanık tutuklu ise, bütün hakları ihlâl edilmiş olmakta ve bazen adı geçenin ve ailesi bireylerinin mahvına bile sebebiyet verilmektedir.

 

Bizdeki tarihçe

17. “Ceza Adalet Reformu” konusu 24 - 26 Şubat 1972 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü tarafından ele alınmıştı. (Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü yayınları Numara 15.) Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Sempozyuma sunduğu raporda (s.g. Eser. s.1 ve son) ceza adaletinde, yanlız Türkiye’de değil ve fakat diğer dünya ülkelerinde de bir krizin yaşandığını, suç artışı dolayısıyla CAS’inin görevini yerine getiremez hale geldiğini, kriz karşısında değişik ülkelerde ve özellikle Amerika’da komisyonlar kurulduğunu açıkladıktan sonra krizin kimilerince yapısal, bazılarınca ise konjonktürel telakkî edildiğini belirtmişti. Raporun izleyen kısmında her iki yönden problemin açıklanmasına çalışılmış, krizin sosyal neticelerine değinilmiş ve ceza davalarının gecikmesinin krizin aslî görüşünü oluşturduğuna işaret ile sebepleri açıklanmış ve bu arada mahkemelerin teknik araçlarla donatılması, kolluk faaliyetlerinin etkinliğinin sağlanması konuları üzerinde önemle durulmuştu.

Marmara Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve Prof. Dr. Feridun Yenisey’in proje yürütücülüğünü yaptığı ve 1991 öncesine ait 1105 dosyanın incelendiği bir “dosya analiz” çalışması yaptı. Bu çalışmanın raporu 30 Kasım 1994 tarihinde uygulamacılarla yapılan değerlendirme toplantısına sunuldu. Bu toplantıya katılan TESEV yetkilileri, yapmayı planladıkları adalet reformu konulu çalışma için aynı ekibi vergi ve idare hukuku ile güçlendirerek göreve çağırdılar. Marmara Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından yapılmış bulunan bu ilk çalışmanın sonuçlarının, raporumuzla mukayese amacıyla Kunter-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku Kitabının 10. basısında yayınlanmıştır.

Bu arada, Adalet Bakanlığınca, Türkiye’de Demokratikleşme ve Yargı Reformu Konusunda kapsamlı bir çalışma yapılmış ve kanun teklifleri hazırlanmıştır. Metinler iki cilt halinde ve (Demokratikleşme ve Yargı Reformu) başlığı altında yayınlanmıştır.

Aşağıda söz konusu Kanun Tekliflerinin niteliğini yaratan kısa bilgiler verilmiştir.

a) Adliye Mahkemeleri ile Üst Mahkemelerin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı:(2) Bu tasarı ile adliye mahkemelerinin kuruluşu düzenlenmekte ve Adana, Ankara, Antalya, Bursa, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Erzincan, Eskişehir, Gaziantep, İzmir, İstanbul, Kars, Kayseri, Konya, Malatya, Samsun, Trabzon, Van ve Zonguldak illerinde üst mahkemeler kurulmakta idi. Üst mahkemelerin görevleri incelendiğinde, bunların temyiz mahkemesi görev ve yetkisine sahip oldukları anlaşılmaktadır. Böylece bölgesel temyiz mahkemeleri yaratılmak yolu seçilmişti. Üst mahkemelerden ayrı olarak bir de Ankara’daki Yargıtay’ın konumu muhafaza edilmekte idi. (1999 yılında kurulan bir komisyon bu konuda yeni bir kanun tasarısı hazırlamıştır. Üst mahkemeleri kuran bu kanun tasarısına dayalı olarak yeni CMUK tasarısına da hükümler eklenmiştir. Her iki tasarı inceleme aşamasındadır.)

b) l4l2 Sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı:(3) Bu tasarı ile CMUK’da muhakemeyi hızlandırmaya yönelik olduğu anlaşılan bazı değişiklikler önerilmekte idi. Bunun yanısıra kurulması önerilen üst mahkemelerin uygulayacakları usul hükümleri 304a, 304b, 304c, 304d vs maddeler şeklinde CMUK’a dahil edilmekte idi. l992 yılında CMUK reformu sırasında getirilen bazı maddelerde tekrar değişiklik yapılmış olması da ilginçtir. (Bu konuda (a) fıkrasına bk.)

c) Bazı Kanunlardaki Cezaların İdari Para Cezasına Dönüştürülmesine Dair Kanun Tasarısı:(4) Bu tasarı ile l57 adet kanunda yeralan çeşitli cezalar idari para cezasına çevrilmektedir. Prensip olarak, mahkemelerin iş yükünün azaltılması bakımından, gerçek suç eylemi niteliğini taşımayan suçları Ceza Kanunlarından çıkartarak bu konuda idari para cezası uygulamasına geçilmesi yerindedir. Ancak insan hakları açısından meseleye yaklaşıldığında, ‘idari para cezası muhakemesinin’ sanık haklarını koruyan ve devletin yetkilerini belirten bir şekilde kanun ile düzenlenmesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu nedenle idari para cezasına dönüştürmekle birlikte, bu konuda bir usul kanunu hazırlanması şarttır. (5)

d) 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı:(6) Karşılıksız çek vermenin dolandırıcılık olarak cezalandırıldığı aşamadan sonra çıkartılan 3167 sayılı kanun Türk adliyesini önemli bir şekilde iş yükü altına sokmuştur. Asliye mahkemelerinin hemen hemen çalışamaz hale gelmesine yol açan çek dâvaları önerilen yeni hükümlerle bir çözüme bağlanmak istenmekte idi. Bu konuda hazırlanan değişiklik tasarısı TBMM’dedir.

e) 5680 Sayılı Basın Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı :(7) Kişi hak ve özgürlüklerini kullanma açısından belli kurallar vardır. Haklar kanun ile sınırlandırılabilir. 5680 Sayılı Basın Kanununda yapılması önerilen değişiklikle basının haber kaynağını açıklamaya zorlanmayacağı kuralı getirilmekte ve haber ile ilgili belgeleri teslim etmemesi kabul edilmekte ve tanıklıktan çekinme hakkı sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Bunun yanısıra 33. maddede yapılan değişiklikle kişilik haklarına bir korunma getirilmekte ve bazı suçların mağdurları ve l8 yaşını doldurmamış suç fail ve mağdurları ile ilgili olarak onların okuyucular tarafından tanınmaları sonucunu doğuran haber yazı ve resimlerin yayınlanmasına yasak getirilmektedir. Kanaatimizce ayrıca duruşmalardan medya eli ile naklen haber verilmesi de, Almanya’da olduğu gibi yasaklanmalıdır. Türkiye’deki büyük tiraj basınının, bilinen mali gücü nedeniyle fiillerin cezalarının TCK 119 maddesi uyarınca önödemeye veya ertelemeye tabi tutulması cezaları tamamen etkisiz hale getirmektedir.

f) 1136 Sayılı Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı: (8) Savunmanın bağımsız yargının bütünleyicisi olduğu düşüncesi ile avukatlık mesleğinin en iyi bir şekilde yapılabilmesi ve uzmanlaşmaya önem verilmesi bakımından kanunda köklü değişiklikler önerilmektedir. Birinci maddede yapılması istenen değişiklik avukata yargının bağımsız bir unsuru statüsünü verme amacını taşımaktadır. Tasarının üçüncü maddesi ile de avukatlık mesleğine girmek için sınav şartı yeniden getirilmektedir. Kanaatimizce, yüksek mahkemelerde ve özellikle Yargıtay’da avukatlık yapabilmek için daha yüksek standartlar aranmalı ve meslek içi eğitim seminerlerine devam mecburiyeti konulmalıdır. (Avukatlık Kanunu Tasarısı halen TBMM’dedir.)

g) Uzlaştırma Kurullarının Kuruluş, Görev ve Yetkilerine Dair Kanun Tasarısı: (9) Kişilerle idare arasında özel hukuk ilişkilerinden doğan, konusu para alacağı olan ve adliye mahkemelerinin görevine giren uyuşmazlıkların uzlaştırma yolu ile çözülmesi önerilmektedir. Halen uygulanmakta olan futbol federasyonu tahkim kurulunun çalışmaları gözönünde tutulacak olursa, mahkemeye gidecek olan işlerin sayıca azaltılması bakımından faydalı bir tasarı olduğu mütalaa olunur.

h) İcra ve İflas Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı: (10) İcra İflas Kanununun günümüzde değişen ekonomik ve sosyal koşullara uygun bir şekilde değiştirilmesi önerilmektedir. Alacaklı ve borçlunun zıt menfaatlerinin bağdaştırılması, kanundaki boşlukların doldurulması ve bu şekilde kötü niyetli kişilerin bu boşluklardan yararlanma teşebbüslerinin önlenmesi amaçlanmaktadır. (Halen, Adalet Bakanlığı’nda bir komusyon bu konuda çalışmaktadır.)

ı)   İş Mahkemelerinin Kuruluşu Görevleri ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun Tasarısı:(11) Ülkemizde l950 yılında kurulan iş mahkemeleri her yerde kurulamamış, iş dâvalarının yoğun olduğu yerler tercih edilmiştir. Tek hâkimli mahkeme esasına göre kuruluş önerilmektedir. İş mahkemelerinin görev alanı genişletilmekte, hâkime kendiliğinden delil toplama olanağı sağlanmaktadır.

j)   6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı: Tasarı ülke çapında uygulanabilen ve objektif kriterleri olan ve ekonomik verilerden yararlanılan bir kira tespit komisyonu oluşturmaktadır. Bu komisyon aylık ve yıllık kira artışlarını her yıl mart ayı sonuna kadar tespit ve ilan edecektir.

k) 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine, Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına ve Kanuna Toplu Yapı ile İlgili Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı:(12) Çok sayıda bağımsız bölümü kapsayan büyük blok inşaatların yapılması ile kat mülkiyeti kanununda öngörülmüş olmayan problemlerin ortaya çıkması üzerine, toplu yapı uygulamasına paralel yeni kurallar önerilmektedir.

l)   Hukuk Yargılama Usulü Kanunu Tasarısı:(13) l927 yılından beri yürürlükte olan l086 sayılı “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu”nda parça parça değişiklikler yapılmışsa da bundan olumlu sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine yeni ekonomik ve sosyal koşullara uygun bir tasarı hazırlandığı ifade edilmektedir. Böylece dâvaların süratle sonuçlandırılması amaçlanmakta, adliye mahkemeleri ile üst mahkemelerin kuruluş ve görevleri hakkında kanun tasarısı ile ilgili hükümlere paralel olarak bir takım yeni düzenlemeler önerilmektedir. (Bu hususta konuda halen bir komisyon çalışmaktadır.)

m)          İl İdaresi Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanun Tasarısı: Yürürlüğe girdiği 1949 yılında, güçlü ve disiplinli bir il yönetiminin oluşturulmasına imkan veren bu kanun, zaman içerisinde ortaya çıkan çeşitli nedenlerle ihtiyacı karşılayamaz hale geldiği için değiştirilmek istenmektedir. Özellikle örgütlü suçluluğun boyutları karşısında bu yeni suç tipine karşı girişilen mücadelede mevzuatta yetki boşluklarının bulunduğu saptanmıştır. Tasarı bucak teşkilatını kaldırmış ve mülki idare amirlerinin önleyici zabıta görev ve yetkileri yeniden düzenlenmiştir.

n) Ceza İnfaz Yasası: Cezaların ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesine, ceza infaz kurumlarından salıverilen hükümlülerin korunmasına ilişkin kanun tasarısı: İnfaz konusu ülkemizde kanunla düzenlenmemiştir. Cezaevindeki hükümlünün kısıtlanmış olan hürriyet hakkı dışındaki haklarının sözleşmelere uygun bir şekilde kullandırılması açısında yasal düzenleme şarttır.(14) (Bu konuda Adalet Bakanlığında bir komisyon çalışmaktadır.)

Yukarıda (b) bendinde gösterilen değişiklikler saklı kalmak üzere bu kanunların hiç birisi henüz kanunlaşmamıştır.

 

Sürat tek hedef olamaz

18. Suçların tâkibi ve hükme bağlanmasını, “her ne bahasına olursa olsun hızla sonuçlandırmak” da izlenecek bir hedef, olamaz. Davaların sonuca bağlanmasını çok kısa sürelere bağlamak bazen adaletten fedekarlık etmek anlamına gelebilir. Adaletin yerine getirilmesinde mutlaka aşılması zorunlu basamaklar vardır. Bu basamaklardan birinden diğerine geçilmesinde zorunlu zaman süreleri de vardır. Bunlar gereksiz aşıldığında gecikme sözkonusu olabilir. İşlenen bir suçun kolluk tarafından aydınlatılmasından itibaren sistemin içerdiği basamaklar (yapısal unsurlar) sırasıyla aşılarak kesin hükme ulaşılmasına kadar geçen zaman süresi yani suçun failinin yakalanması ile kolluk tarafından yapılan işlemler sonucu işin savcılığa intikali üzerine gelen evrakı okumak, iddiayı hazırlamak, sonra işin mahkemeye nakli, yargılama celselerini örgütlemek, yargılama, hüküm, hükmün kesinleşmesi süresi için geçirilmesi zorunlu olan normal zaman süresini, çeşitli basamaklarda aşan gereksiz zaman kayıpları gecikme olarak tanımlanabilecektir.

 

Gecikmenin tanımı

19. Gecikmenin tanımı hususunda yazarlar ve araştırıcılar arasında farklılıklar vardır: Mukayeseli kanunlarda bu hususta, sistemin “uygun süre içerisinde” veya “gecikmeye yer bırakmaksızın” gibi müphem, klişe ibareler kullanılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ise, davanın “mâkul süre” içerisinde bitirilmesinden söz edilmekte ve sürenin itham ile başlayıp hüküm ile sona ereceği belirtilmektedir. Mahkemeye göre “mâkul süre” olayın karmaşıklığına, tarafların ve mercilerin davranışlarına göre belirlenir. Yargılanması yapılan olayın hükme bağlanmasında orantısız, haddini aşan gecikme; mâkul süreyi aşan gecikme olarak telakki edilmelidir. Eckle olayı (3/1981/42/67/). Bu dava 17 sene sürmüştü.

Dikkat edilmelidir ki, bu içeriği müphem deyimler karşılığı olarak süreler bakımından gerekli cevap verme yükmünün, davalı devlete ait olduğu mahkeme kararlarında ifade edilmektedir. Mahkemelerin iş yükleri nedeniyle zorunlu gecikmeler meydana gelse bile, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre mâkul süreyi aşmamak yine de zorunludur. Devlet gerekenleri yaparak, davaların mâkul süreler içinde bitirilmesini sağlayacak her türlü tedbiri almak, işlevleri yapmak mecburiyetindedir. Hemen açıklayalım ki, tür tanımlar kriminolojik ve sosyolojik analizler bakımından tatmin edici değildir.

AİHM 26 Ekim 1988 tarihli ve No. 249-B, § 23 sayılı Portekiz’e karşı Martins Moreira kararında bu hususta şöyle demektedir: “Mercileri, ulaşılması istenen amaçlara uygun ve 6-1. maddenin gereklerini yerine getirmeyi mümkün kılacak vasıtalarla donatmak Devletin yükümü içindedir. Her halde adlî usuller hakim tarafından uygulanacağından davanın hızlı biçimde sona erdirilmesini sağlamak onun görevi içindedir.” Böylece Devletin burada netice sorumluluğu vardır. “Mahkemeler o suretle örgütlendirilmelidirler ki, bu sorunları yerine getirebilsinler”.

Makul süre içerisinde yargılanma hakkı bazı devletler anayasalarında da belirtilmektedir. Alman Anayasa Mahkemesi de değişik kararlarında “adaletin tevziinde gecikmenin, vatandaşın dürüst ve yasal yargılanma hakkını ihlâl ve uzun usul işlemlerinin suçluyu davanın bir objesi haline getireceğini ve onun anayasal haklarını ihlâl edeceğini” beyan etmektedir. Görülüyor ki, bütün bu kararlarda da gecikmenin kendisi hakkında doyurucu bir tanım yoktur.

Yapılan bazı amprik araştırmalarda da istikrarlı bir ölçü ortaya çıkarılamamaktadır: Mutad olgulara göre anormal veya “kabulü mümkün olmayan bir zaman süresi”, “yargılama konjenksiyonu”, “olayı çözmede abartılmış, sınırı aşan zaman”, ölçüleri kullanılmaktadır. Bütün bu tanımlamaların doyurucu olmadığı meydandadır. Sözgelimi, normal ve anormal zaman fasılalarının neden ibaret bulunduğu da tam olarak izah edilememektedir.

Biz Feltes’in yaptığı tanımlamaya katılıyoruz: “suç olayını sonuca yani kesin hükme ulaştırmada ve kanuna göre uygulanan usulden, Anayasadan kaynaklanan haklar ve sanığın, mağdurun ve tanıkların diğer hakları gözönünde bulundurulmak suretiyle ceza adalet sisteminin işleyişi, zorunlu olarak gerektiğinden fazla zaman aldığında, ilgili usul gecikmiş sayılır veya mâkul süreyi aşmış olur”. O halde gecikme verimsiz “bekleme zamanlarından” oluşmaktadır. Verimsiz bekleme zamanları ceza adalet sistemini oluşturan bütün basamaklarda sözkonusu olabilir. O halde bir ceza dosyasının bir basamaktan diğerine yani bir usul aşamasından diğerine sevkinde geçirilmesi gerekli sürede, hiçbir şey yapılmadan sarfedilmiş olan, dosyanın gelecek aşamaya gönderilmesi hususunda usulî bakımdan hareketsiz kalınan zamandır. Buna dosyanın uyuma zamanı da diyebiliriz. Gecikmenin böylece şeklî olarak tarifi kolaydır. Yine numara 19 da sözü edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, esasta belirsiz bir süre tayin ediyor ve mâkul süre diyor. Miktar olarak, bir işlem yapılmadan ne kadar gün geçerse mâkul süre aşılmış olur? Bu süre ne kadar olursa gecikme sayılmak gerekir? Gecikmeye bir ölçü meselâ bir gün tayin olunabilir mi?

Açıkca ifade edelim ki, bu hususta kesin sayılabilecek bir miktar yoktur. Meselâ aşağıdaki araştırmamız da (İkinci Kısım Birinci Bölüm) görüleceği üzere belirtilen “olayı çözüme ulaştırma süreleri” hangi ölçüye göre mâkul sayılacaktır? Avrupa İnsan Hakları Divanının kararları çerçevesinde olayların çözüme ulaştırılmasındaki ortalama süreler tam birşey ifade etmemektedir. Önemli olan her olay itibariyle, mâkul süreyi aşmamaktır.

 

Çalışma zamanı

20. Dosyanın geçmesi gerekli değişik aşamalarda “çalışma zaman”ları vardır. Polisin fezlekeyi kaleme aldığı, kâtiplerin formları doldurdukları, savcının kararlarını kaleme aldığı, duruşma hazırlığında hâkimin verdiği kararlar için geçirilen zamanlar gibi.

 

21. Kurumsal usulün gerektirdiği bekleme zamanı: Davetiyelerin belirli bir süre önce tebliği, iddianamenin tebliğinden belirli bir zaman geçtikten sonra duruşmaya başlanması yine şüpheli veya sanığın belirli bir zaman zarfında kanun yoluna başvurması gibi usullerin geçirilmesini zorunlu kıldığı zaman süreleri kurumsal bekleme zamanları veya süreleridir.

22. Örgütsel bekleme zamanı: Sistemin örgütlenme şeklinin zorunlu kıldığı, meselâ sanığın eski mahkûmiyetleri olup olmadığının, nüfus kaydının araştırılması için geçen zamanlardır.

 

23. Dosyanın taşınması zamanı: Sözgelimi dosyanın Yargıtay’a veya istem üzerine başka bir mahkemeye gönderilmesi veya postalanması dolayısıyla geçen zamanlardır.

 

24. Yukarıda sözü edilen süreler (zamanlar), suç olayının sonuca bağlanmasında bir aşamadan diğerine mâkul süre içinde geçilebileceği halde, çeşitli sebeplerle geçilemediğinde, yukarıdaki tarif çerçevesinde gecikme gerçekleşmiş olur. Sözünü ettiğimiz aşamalardan birisinde gerçekleşen gecikme, sonrakinde mutattan daha kısa zamanda işlemlerin yerine getirilmesi halinde, sistemin işleyişinin tümü bakımından var olmayabilir. Ancak değişik aşamaların önemli bir kısmında gecikmeler varsa, sistemin bütünüyle işlemesinde gecikme gerçekleşmiş olur. O halde usul işleminin tipini ve işlemin uzunluğunu etkileyen etmenler, haller ve koşulları genel olarak gecikmenin davayı makul süre içerisinde neticelendirememenin sebepleri saymak gerekecektir.

 

25. Gecikme bakımından vermiş bulunduğumuz tanım, gecikmeyi sistemin bütünü bakımından sözkonusu etmektedir. O halde herşeyden önce suç olayını kesin hükme bağlama sisteminin bütünü bakımından konuyu ele almak gerekecektir.

 

Gecikmenin nedeni

26. Ceza Adalet sisteminin etkinliğini incelemek amacını güden bir araştırmada, elbetteki, gecikmeye nelerin sebep olduğunu belirlemek başta gelen uğraştır. Sistem, suç olayını kesin hükme ulaştırmak için, belirli işlevlerin yerine getirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bunların, hukuka bağlı devlet sistemlerinde kanunların belirlediği usul tiplerine ve usullere göre icra olunmaları esastır. O halde gecikme sebebi “işlevler yerine getirilirken ve bunlara bağlı kararlar verilirken, usullerin sürelerini, uzunluğunu etkileyen ve gecikmeye neden olan etmen veya görünüş veya hal ve şartlardır”.

Bu gecikmelere ceza adalet sisteminde yer ve rol alan aktörler neden olmaktadırlar. Bu sebeple bazıları gecikmeyi, ceza sistemlerinde yer almış bu aktörlerin değişik yararlarına göre tasnif etmektedirler.

Ceza adalet sisteminin amacı suç olayını (ceza adalet sisteminde her suç olayı bir dosyaya bağlandığına göre suç olayı yerine suç dosyası terimi de kullanılabilir) nihaî çözüme bağlamak olduğuna göre, çözüm süresinin uzun veya kısa olmasına neden olan bu etmenleri, hal ve şartları belirlemek gereklidir. Sebepler analiz edilirken bunlardan bazılarının “sakınılabilir”, bazılarının “fuzuli”, bazılarının “zorunlu” ve bazılarının “anayasaya aykırı” oldukları görülüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını kabul etmiş bulunan ülkelerde de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlâl eden sebepler sözkonusu olmaktadır.

Aşağıda, bir misali ikinci kısım birinci bölümde arzedilecek tarzda yapılacak araştırmalarla ve yukarıda sözü edilen aktörlerle (kolluk mensupları, savcılar, hâkimler, suç failleri, mağdurlar, tanıklar, bilirkişiler, sistemin yardımcı unsurları) yapılacak mülâkatlarla sebeplerin tespiti mümkün olabilmektedir.

Yabancı ülkelerde yapılan araştırmalarda gecikme konusu genellikle iki kısımda inceleniyor: 1) Gecikmenin sebepleri, 2) Gecikmeyi önlemeye yönelik tedbirler. Aşağıdaki bahislerde, yabancı ülkelerde bu konuda yapılmış yayın ve araştırmaları esas alarak iki konuyu ayrı ayrı bölümlerde inceleyeceğiz.

 

 

 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

GECİKMENİN SEBEPLERİ

 

Giriş

27. Feltes, Avrupa Konseyinin 9. Kriminolojik Kollokyumuna (1989) sunduğu raporda gecikmenin sebeplerini, ceza adalet sistemi içinde yer almış bulunan aktörlerin neden oldukları gecikme etmenlerini bulup analiz etmek suretiyle, açıklamaya çalışıyor. Bu aktörlerin başında, elbetteki, hâkimler gelmektedir.

 

Hâkimler

28. Hâkimin özverili, ciddî, kendisini bütünüyle görevine vererek çalışması, bütün diğer uğraşlar için olduğu gibi, CAS’inde de gecikmeleri azaltacak, böyle çalışılmaması ise arttıracak temel sebeplerdendir. Bu husus o derece de önemle algılanmıştır ki, mahkemenin gündemini çalışmalarıyla boşaltmayan hâkimlerin terfi ettirilmemesi tarzında uygulamalara bile rastlanmıştır. Bu gün Türkiye’de gecikme teftiş konusu olabilmektedir. Hakimlerin tam tarafsızlığını sağlaması zorunlu demokratik bir toplumda hâkimin gayretli olup olmadığını denetlemek imkânsız olmasa bile, zordur; zira hâkim üzerinde herhangi bir baskıyı reddeden demokratik ilke ile çelişkiye düşülebilir. Bununla beraber Amerika’da eyalet üst mahkemelerinin derece hâkimleri üzerinde idari denetim yetkisi kabul edilebilmektedir. Hâkimlerin çalışmaları kanunda belirlenmiş usul kurallarına bağlı olduğundan hızlı yargılamayı sağlamak üzere Amerika’da bazı kanunlar çıkarılmış ise de bunların yürürlüğe girmelerinden sonra da durumun pek fazla değişmediği ifade edilmektedir.

Özellikle Amerika’da yapılmış araştırmalar, hâkimlerin uzun zamandan beri yerleşmiş “adlî geleneklerin” ve bunları kapsayan “adlî kültürün” etkisi altında çalıştıklarını ve idarî, resmî müdahalelerle olayları çözüme ulaştırma tüm süresinin kısaltılmasının pek de başarılı olamadığını ortaya koymuştur.

Bununla beraber, sistemlerin işleyişinde aktörlerin duyarlılıklarını yükseltecek programların, yerleşmiş itiyadların güçlerini azaltabileceği de düşünülmektedir.

Ayrıca bu nevi programların etkisini uzun zaman süresi için tespit edebilmek de kolay değildir. 1974’de Almanya’da yargılamayı hızlandırmak üzere yürürlüğe konulan kanunun ne gibi bir etki yaptığı arada geçen zamana rağmen tam olarak tesbit edilememiştir. Bizde ünlü Meşhut Suçlar Kanununun fiilî bir etkisi olmadığı görülmektedir. Kanunların, olayı sonuca bağlamak hususunda hâkime seçenekler sağlamış bulunduğu hallerde, esas itibariyle seçeneğin uygulanması, olayı sistem dışına çıkaracak, bir anlamda boşaltacak ve sistemin rahat çalışmasını, iş yükünün azalmasını sağlayacaktır. Ancak ön ödeme yerine, hükümlüyü “kamu yararına bir hizmette çalıştırma” veya diversiyona hükmedilmesi hallerinde, mutad hüküm vermede geçecek süreye göre daha uzun zaman sarfına sebebiyet verdiği görülmektedir: Zira bu gibi hallerde bazen aşılması zor idarî probemler ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, ceza yerine denetimli serbestliğe hükmolunduğu hallerde, hükümlünün nasıl hareket edeceğini belirlemek için gerekli inceleme, esastan davayı uzatıcı bir sebeptir.

 

Ağır iş yükü

29.  CAS’inin tüm sürelerini, kolluk, savcılık ve özellikle hâkim, mahkeme ve kanunyolu bakımından uzatan en önemli sebeplerden birisidir. Ağır iş yükü kollukta, savcılıkta ve mahkemelerde bir (kuyrukta bekleme) olgusu yaratmaktadır. Bu keyfiyet, karayolunda, bir kaç yolun birden bir köprüye ulaşması halinde meydana gelen olguya benzemektedir. Bu hususta bazı misaller verilebilir: Almanya’da 1970-83 yılları arasında ceza davaları büyük miktarda artmış, ilk derece mahkemelerinin meşgul oldukları davalar iki katına çıkmıştır. 1971’de 734.656; 1983’de 1.519.570 bu dönemde karar ve mahkûmiyetlerin sayısı ise, %17,3 oranında artmıştır. Hükümlüler ve mahkûmiyetler sayısı %57,5 dan %33,7 ye düşmüştür. Aynı dönemde hâkim sayısı sadece %7,7 ve savcı sayısı %33,5 oranında artmıştır. Savcı başına düşen olay sayısı 1971’de 215 iken, 1983 de 305’e yükselmiştir. Hâkimler bakımından 1971’de dosya sayısı 124 iken, 1983’de 174 olmuştur. Bu yük dolayısıyla hâkim ve savcılar olayların çözümünde daha ziyade resmiyet dışı metodlar kullanmışlardır (sanığın bir para cezası ödemesine kadar davanın durdurulması, ön ödeme veya basitleştirilmiş yahut istisnai usuller). Bu usullerin uygulanması hâkim başına düşen iş sayısını çok azaltmıştır.

Dikkat edilmelidir ki, iş yükünün artışı, savcı sayısında hâkim sayısına göre çok daha fazla artışa neden olmuştur; sebep aşikârdır: dosyayı, tam olarak hazırlayıp hâkime sunmak görevi savcınındır; hâkim, genel olarak, önündeki dosya tamam ise bir celsede kararı verecektir. Oysa dosyanın hazırlanması günler almaktadır.

İş yükünün gecikmelere neden olmaması için, sistemin yapısal unsurlarıyla ahenkli geliştirilmiş bulunması gerekir: Personel, mahkemenin tasarruf ettiği teknik araçlar ve diğerlerinin, iş yüküyle ahenkli hale getirilememesi başta gelen gecikme sebebi olmaktadır.

Ceza adalet sistemine giren olayların sayısı, kabul edilebilir bir tolerans düzeyinin üstüne çıktığında, yukarıda 22 numarada değinilen örgütsel bekleme zamanı çok hızlı olarak yukarılara çıkmaktadır. Bu olay, trafiktekine benzer şekildedir: Yollarda geniş ölçüde trafik sıkışıklığı meydana geldiğinde belirli bir süre trafik ağırlaşarak yumuşak bir biçimde devam eder; fakat birden bire tam bir tıkanıklık ortaya çıkar ve trafik durur.

İşin, itham ile, kolluk veya savcılıktan hüküm verme merciine sevki yönünden iki sistem vardır: Birinci sistemde sözgelimi, İngiliz, Amerikan sistemlerinde, ithamın mahkeme de görülme tarihi, müdafie, savcılık makamını temsil edene ve mahkemenin kalemine bildirilmekte ve bunlar arasında işin niteliğine göre beraberce gün tayin edilmektedir. Bu tarihin tesbitinde avukatın savunmasını hazırlaması için gerekli süre kendisine verilmekte ve böylece duruşmanın uzayıp gitmesi önlenmektedir.

Buna karşılık ikinci sistemde, sözgelimi bizde, itham hemen sevk edilmekte, mahkeme bir gün tayin etmekte ve böylece onlarca dava birlikte olarak yürütülmektedir. Bütün davalar artık kuyruktadır. Bir karayolunda tıkanıklık halinde araçlar nasıl adım adım yürüyorsa, davalar da aynı şekilde adım adım ve fakat hep birlikte yürütülmekte ve ortaya bir “parçalı yargılama” tipi çıkmaktadır. Bu parçalı yargılama AİHS nin esaslarına ve AİHM’nin içtihadlarına aykırı durumların ortaya çıkmasının temel nedenidir: Dava parça parça görülürken hakim değişmekte, mesela emekliye ayrılmakta, ölmekte ve yeni bir hakim yani delillerle yüz yüze gelmemiş bir hakim, davayı kaldığı yerden götürerek hüküm vermektedir; duruşmada sadece zabıtların okunduğu tutanağa bağlanmaktadır. Bazen bir davada ikiden fazla hakimin de görev aldığı görülmektedir. Dürüst yargılama ilkesi bu gibi hallerde davanın bütünü ile yeniden, baştan görülmesini gerektirir. Bu parçalı yargılama AİHS’ ne aykırı olmakla kalmamakta suçun sonuca bağlanması zamanını uzatmakta ve kaliteli adaleti engellemektedir. Parçalı yargılamayı ortadan kaldırmanın temel çaresi, hazırlık soruşturmasını çok ciddi olarak yapmak ve duruşmayı bir celsede bitirmektir.

 

Adlî kültür

30. Adlî kültürün etkileri üzerinde de durmalıdır. CAS’inin ağır aksak yürüyüşü, uygulamada ortaya çıkmış resmiyet dışı normlar, tutumlar ve beklentilerden etkilenmektedir. Gerçekten adlîyeyi teşkil eden kişilerden, aktörlerden oluşan alt gurubun oluşturduğu alt kültür, hizmetin icrasında etki yapmaktadır. Sözgelimi, tutuklamanın uygulanmasında, kefaletin tespitinde, aktörlerin adlî kültür içinde yerleşmiş davranış biçimleri temel etkendir. Sözkonusu adlî kültürün ortaya koyduğu örnekleri değiştirmek üzere yapılan kanun değişiklikleri ise her zaman, başarılı olamamaktadır. İhtilafların çözümünde uygulana gelmekte olan değerler kolaylıkla değişmemektedir: adlî kültürün değerleri ile çelişkili yeni kurallar, normlar, uygulamacıların menfi tepkilerini davet edebilmekte ve adı geçenler bu kuralları gözardı edebilmektedirler. Adlî kültür böylece adalet reformlarının başarısızlığına da neden olabilmektedir. Bu bakımdan CMUK’nda yapılan değişikliklerin Türk adlî kültüründe ne gibi sonuçlar meydana getirdiği çok ilginç bir araştırma konusu olabilir; kaldı ki, avukat uygulamasının yozlaşma eğilimi gösterdiğini belirten meslektaşlarımız vardır.

 

31. CAS’indeki aktörlerin psikolojisi de gecikmeyi etkileyen temel sebeplerdendir. Herhangi bir işin sonuca bağlanmasında psikolojik tatminler nasıl önemli rol oynuyorsa, aynı suretle psikolojik durum olayı çözme zamanını arttırabilir veya azaltabilir: Çok büyük iş yükü, geçici çalışma problemleri gecikme olayına sebebiyet verebilir. Yetişkinliği az derecede aktörlerin varlığı da gecikme sebebidir.

İş yoğunluğu, kolluk bakımından da psikolojik etkiler yaparak, şüpheliyi kişisel düşmanı görmesine ve bu yüzden işkence olaylarının ortaya çıkmasına da neden olabilir. İşkenceyi, münhasıran bir kişisel patoloji tezahürü gibi görmek büyük hatadır.

Kolluk

32. CAS’inin işlemesinde aktörlerin en önemlisi kolluktur. Kolluğun suçları aydınlatma yani suçu ve faillerini belirleme görevinin, delilleri de kapsaması doğaldır. Suçların delillerinin tespiti, niteliklerine göre farklı zaman alacaktır; özellikle ekonomik suçlarda delillerin tesbiti uzun zaman almaktadır. Ancak daha başlangıçta kolluğun topladığı delillerin meselâ sahtecilik gibi hallerde, zayıf olması, özensiz soruşturma yapılması, sonra yargılamanın uzun süre devam etmesine neden olmaktadır. Aşağıda izah olunacağı üzere Türkiye’de temel sorunlardan birisi budur.

Kolluğun delilleri tespit hususunda yeterli yetişkinliğe sahip olmaması ceza yargılamasını uzatan temel nedendir ve çaresi bulunmadıkça problem varlığını sürdürecektir.

 

İtham, iddia işlevinin aktörleri

33. İtham işlevini yerine getirecek olan makam savcılık veya savcılığın yerini tutan diğer kuruluşlardır. İthamın ciddî nitelik taşımaması gecikmenin temel etmenlerindendir. Ancak ithamın karmaşıklığı veya ciddî nitelik taşımamasının gecikmeye olan etkisini araştırmalarda amprik olarak tespit mümkün olamamaktadır. İthamın yapılmasının CAS’inin dışındaki kurumların kararına bağlı olduğu, bu kararın, kovuşturma şartını, davanın açılmasının ön koşullarını oluşturduğu hallerde, genel olarak, önemli bir gecikme sebebi ile karşı karşıya kalındığı bizde bazı çevrelerce öne sürülmekte ise de, bu nevi takip usulünün, daha başlangıçta, bazı davaların açılmamasını sağlayarak sistemin boşalmasının bir nedenini teşkil edebileceği de düşünülmelidir.

Olayın mahkemeye, hâkime gelmeden önceki bekleme süresi hususunda elimizde Amerika, Hollanda, İngiltere bakımından bilgi vardır: bekleme süresi ülke içindeki bölgelere göre farklı olabiliyor. İngiltere’de Morgan ve Vennard yaptıkları bir araştırmada kefalet altında serbest bırakılmış ve yargılamalarını bekleyen kişilerin A ve B bölgelerinde ortalama 9 hafta, C bölgesinde 17 hafta beklediklerini tespit etmişlerdir. Soruşturmanın ise, A bölgesinde 1 hafta B bölgesinde 2 hafta ve C bölgesinde 8 haftada tamamlandığı görülmüştür. Mahkemeler yargılama için A bölgesinde 7 hafta, B bölgesinde 3 hafta, C bölgesinde 7 hafta dosyayı bekletmişlerdir. Hazırlık soruşturmasının süresi de ülkelere göre değişik olmaktadır. Hollanda da bu süre ortalama 140 gündür. Fransa’da savcılığa bildirilen olaylardan %34’ü hakkında takipsizlik kararı verilmiş, %66 sı mahkemelere sevkolunmuştur. Sorgu hâkimine giden işler ise çok uzamaktadır.

 

34. CAS’inin aktörlerinden ikisi, şüpheli, sanık ve mağdurdur. Olayı çözüme bağlama süresi üzerinde şüpheli, sanık ve mağdurun anayasal veya usul kanunundan doğan hakları, ortaya bekleme zamanları çıkarmaktadır. Demokratik, insan haklarına saygılı bir sistemde bu bekleme süreleri kaçınılmazdır; bunlara uyulacaktır ve bunlara uyulması, elbetteki, gecikme sayılmayacaktır. Malen mesulü, bu konuda nazara almak gerekir.

Şüpheli ve sanık bakımından gecikme faydalı da zararlı da olabilir. Mağdur bakımından ise gecikme sadece zararlıdır. Şüpheli, sanık veya mağdurun kişisel sebeplerle işlemleri gerektiği gibi izleyecek durumda bulunmamaları temel gecikme sebeplerinden birisini oluşturmaktadır. Özellikle sanık veya mağdurun yargılama yapılan dili bilmemeleri temel gecikme nedenlerindendir.

 

35. Tanıklar, bugün de CAS’inin işlemesinin temel unsurları oluşturmak niteliğini koruyorlar. Tanıkların dil bilmemeleri, değişik basamaklarda çelişkili beyanlarda bulunmaları, değişik sebeplerle ifadelerini değiştirmeleri temel gecikme sebeplerindendir. Zaman geçtikce, tanıkların ele geçirilmesi güçleşmekte ve bu kişiler hafıza kaybına da ayrıca uğramaktadırlar. Geçen uzun zaman, tanıkların etkilenmelerine de yol açmaktadır. Türkiye’de tanıklar bakımından en önemli konu adreslerinin tespitidir. Bu yüzden celseler birbirini izlemektedir; bu konuya aşağıda ayrıca değinilecektir.

 

Bilirkişi

36.- Gecikmenin temel nedenlerinden birisi de, vakanın hükme bağlanmasının, çeşitli aşamalarda, özel incelemeleri gerektirmesidir. Bu incelemeleri bilirkişi incelemeleri olarak ifade edebiliriz. Bilirkişi incelemeleri esasta davanın maddî cihetlerinin tespiti için yapılır ve teknik, tıbbî, psikolojik ve psikiyatrik nitelikte olur. Bilirkişi incelemeleri, fonksiyonları itibariyle sistemin değişik aktörleri tarafından yaptırılır. Bu tetkikler iş yükü veya işin karmaşıklığı veya bilirkişinin tembelliği veya uğraşlarının yoğunluğu sebepleriyle uzayabilir ve olayı çözme zamanını geciktirebilir. Ehliyetli bilirkişinin bulunmasındaki güçlükler de ayrıca gözönünde tutulmalıdır.

Bilirkişinin raporunu zamanında vermesini sağlamak üzere Almanya’da 1974 yılında bir kanun çıkarılmış ve mercilere raporun verilmesi için süre tayini ve bu süreye uymama halinde yaptırım uygulanması yetkisi verilmiştir.

 

Müdafiler

37. Müdafiler, avukatlar, CAS’inin müdafaa işlevine nispetle en önemli aktörlerindendirler. Suç olayının çözüme bağlanması bakımından avukatların etkilerinin çok fazla olduğu araştırmalarla sabit olmuştur. Ceza davalarının mutlaka avukat marifetiyle görülmesi esasını kabul eden ülkelerde, sözgelimi Amerika Birleşik Devletlerinde, resmen mahkemece tayin edilen avukatlarla yürütülen davaların, sanığın kendisinin tayin ettiği avukatlarla yürütülen işlere göre, çok daha çabuk olarak sonuca bağlandığı saptanmıştır. Sanığın sorumululuğunun ve mahkûmiyetinin muhakkak olduğu hallerde, bir kısım avukatların zaman kazanmaya ve özellikle kanunyoluna başvurabilmek üzere sebep uydurmaya çalıştıkları görülmektedir.

 

Kanunyolu

38.- Kararlar aleyhine kanunyoluna başvurulması, suçu çözüme ulaştırılma süresini, elbetteki, uzatacaktır. Kanunyolu, davanın süratle sonuca ulaştırılmasını engelleyen bu neden olmakla kalmaz ve fakat ayrıca, müdafilerin bozma nedenlerini elde etmek üzere, davayı uzatıcı çabalara girişmelerine de sebep olur. Ancak kanunyoluna başvurma esasta, savunmanın veya iddianın temel hak veya yetkilerinden birisini oluşturur. Bu itibarla, ancak, anlamsız ve neticede başarılı olmayan kanunyoluna başvurmaların bir gecikme sebebi sayılması gerekeceği düşünülebilir. Bununla beraber, neticesi başarılı olmayan her kanunyoluna başvurmanın, hakkın kötüye kullanılmasını teşkil ettiği ve bir gecikme sebebi olduğunu ifade etmek hem mümkün değildir ve hem de doğru değildir.

Kanunyoluna başvurmada başarı oranı ülkeler arasında değişiktir. Sözgelimi Almanya’da sanıkların başarı oranı %37’dir. Savcıların başarı oranı ise %58’dir. Derece mahkemeleri kararlarına karşı başvurularda bunların %64,7 si merciince reddolunmaktadır.

Kanunyoluna başvuruda başarı oranı yükseldikçe davaların süratle neticelendirilmesi oranı da azalmaktadır. Bu olguyu gözlemleyen ülkeler kanunyoluna başvuru konusunda yeni hükümler getirmektedirler.

Örgütlenme

39. Gecikmenin örgütlenmeden kaynaklanan sebepleri üzerinde de durulmuştur: CAS’inin her basamağında sorumluluklardan ve hatalardan doğan örgütsel sebepler vardır. Sanıkların sabıkalarının tespiti bazı ülkelerde uzun zaman almaktadır. (Hollanda’da ortalama üç hafta) Türkiye’de bilgisayar sistemiyle sabıkanın tayini hemen mümkün olmakta ise de, tekerrür gibi hükümlerin tatbiki yine de mahkemece verilmiş eski kesinleşmiş hükmün getirilmesini gerektirmekte ve bu yüzden davalar bazen aylarca uzayabilmektedir.

Gerekli tebligatın icrası da gecikmenin önemli sebeplerinden birisi gibi gözükmektedir. Adreslerin doğru olarak tespiti çok önemli bir konudur. (Hollanda’da adreslerin %30’u yanlış çıkmaktadır) Davetiyelerin, celpnamelerin doğru adreslere gönderilmesi ve ilgililere ulaştırılması genellikle güç olmaktadır ve uzun zaman almaktadır.

Ayrıca CAS’i içindeki iletişimler ve ihtilâflar gecikmenin diğer bir takım sebeplerindendir. Bu konu 1986 yılında Avrupa Konseyinin 7. kriminolojik araştırma konferansında tartışılmıştır.

 

40. CAS’i aktörlerinin içeriğini anlamakta sıkıntı çektikleri kanunlar, özellikle ekonomik suçlar, vergi suçları, ticari ilişkilere dair olan mevzuat, birer gecikme sebebidir.

Sözgelimi bazı ülkelerde yasallık ilkesi gereği olarak, kolluğun olayı kendisinin çözememesi ve mutlaka savcılığa sevk mecburiyeti değerli zamanın faydasız formaliteler uğruna sarfına sebebiyet vermekte ve diğer olayların çözüm zamanını uzatmaktadır.

 

Sosyal - tarihsel etmenler

41. Olayların çözümündeki hız veya gecikmeye tarihsel ve sosyo - ekonomik etmenler de neden olmaktadır: Avusturya’da adam öldürme olaylarının sonuca bağlanması 1932 - 1933 yıllarına göre 1966 - 1969 yıllarında iki ilâ üç katı daha uzun zaman almıştır. Bizde de ara rejimlerde cebir ve şiddet suçları çok daha süratle neticelendirilmekte idi. Demokratikleşmenin, çözüm süresini uzattığı görülmektedir.

 

 

 

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

GECİKMEYİ ÖNLEMEK

HUSUSUNDA TAVSİYELER

 

42. Avrupa konseyinin 1989 yılında topladığı 9. kriminolojik kollokyumuna sunulan Patricia Morgan imzalı ve (Suggestion